19. Yüzyılda Osmanlı’nın Kapitalist Sisteme Entegrasyonunun Kurumsallaşma Süreci ve Düyun-u Umumiye’nin İttihat ve Terakki Üzerindeki İdeolojik Etkisi
İnsanlık tarihi dediğimiz perde, var olduğu günden bu yana pek çok değişime sahne olmuştur. Ancak bazı dönüşümler vardır ki, geçmişin izlerini silerek tarihi adeta yeniden şekillendirecek kadar köklüdür. Bu büyük değişimlerden biri, etkisiyle yalnızca kendi dönemini değil, öncesini de yeniden anlamlandıran kapitalizmdir. Kapitalizm, yalnızca bir ekonomik sistem değil; aynı zamanda toplumların üretim anlayışını, güç dengelerini ve hatta dünyayı algılama biçimini baştan sona değiştiren kapsamlı bir dönüşümün adıdır. Avrupa 16. yüzyıldan itibaren bu kapitalist döneme geçerken, Osmanlı tamamen kapitalist sisteme geçemeyerek pre-kapitalist (kapitalizm öncesi) dönemde kaldı. 16. yüzyılda hem Avrupa hem de Osmanlı tarım ve ticaretle uğraşırken, Avrupa dönüşüm geçirerek manifaktür üretime ve sanayiye kapı araladı. Fakat Osmanlı bu dönüşümleri gerçekleştiremeyerek kendi iç dinamikleriyle gelişimini sürdüremedi. Kapitalizmin hız kazandığı 19. yüzyıla gelindiğinde ise Osmanlı için en uzun ve en sancılı yüzyıl başlamış oldu. İmparatorluğun Avrupa kapitalizminin siyasi ve iktisadi mantığına dahil olmasını kurumsallaştırma yolunda atılan ilk adım, 1837’de İngiltere ile yapılan ticaret antlaşmasıydı. Osmanlı idaresi, Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa’nın tehdidine karşı Avrupa’nın desteğini sağlama kaygısı içindeydi. Mehmet Ali Paşa ordusuyla birlikte İstanbul’un çok yakınına kadar gelmiş, ancak İngiliz desteği sayesinde Osmanlı bürokrasisi bu durumdan büyük bir yıkıma uğramadan kurtulabilmişti. Fakat bu yardımın elbette bir bedeli olacaktı. Osmanlı bu bedeli, 1838 yılında imzaladığı Balta Limanı Antlaşması ile ödedi. Bu antlaşma ile Osmanlı, İngiliz tüccarlarına geniş ayrıcalıklar tanırken, birkaç yıl içinde benzer hükümler taşıyan antlaşmaları diğer Avrupa devletleri ile de imzaladı. Osmanlı İmparatorluğu zaten ticaretin canlı olduğu bir coğrafyayken, bu gelişmelerle birlikte tam anlamıyla bir serbest ticaret bölgesi haline geldi. 1838 Antlaşması’na yeniden baktığımızda, ticaret tekellerinin kaldırılması ve yabancı tüccarların Osmanlı tüccarları karşısında daha avantajlı bir konuma getirilmesi, ilerleyen süreçte toplumsal çözülme ve işsizlik gibi sorunların da zeminini hazırladı. Bu durum, toplumun ekonomik yapısında derin sarsıntılara yol açtı.
İkinci aşamaya geldiğimizde, Osmanlı borçlanmasının hikâyesi kapitalizmle bütünleşmenin farklı yönlerini ortaya koyar; bu bütünleşmenin sınıf yapısını ve toplumsal ilişkileri nasıl biçimlendirdiğini açıkça gösterir. 1875 ile 1881 yılları arasında Osmanlı, art arda aldığı dış borçlar nedeniyle iflasın eşiğine gelmişti. Bu durum içinden çıkılamaz bir hâl aldığında, 1881 yılında Düyun-u Umumiye’nin kurulmasına karar verildi. Düyun-u Umumiye’nin kuruluş amacı, elinde Osmanlı tahvilleri bulunan Avrupalı yatırımcıların haklarını korumaktı. Ancak kısa süre içinde bu kurumun işlevi giderek genişledi. Düyun-u Umumiye, zamanla hükümet ile yabancı yatırımcılar arasında hem doğrudan yatırımlar hem de kamu borçları konusunda aracılık yapmaya, yabancı sermaye girişimlerini aktif biçimde teşvik etmeye başladı. Ayrıca tütün eken ve ipek üreten köylüler karşısında ticaret sermayesini temsil eden bir yapıya dönüştü. Kurduğu teşkilat, Osmanlı maliyesiyle rekabet edebilecek ölçüde büyüyerek imparatorluğun toplam kamu gelirlerinin yaklaşık üçte birini kontrol eder hâle geldi. Bu durum, bürokrasi açısından mali egemenliğin ve dolaylı olarak da siyasal meşruiyetin zedelenmesi anlamına geliyordu.
Kapitalizmle bütünleşmenin üçüncü mekanizması ise yerli iş gücü istihdamına dayanan doğrudan yabancı sermaye yatırımlarıydı. Bu yatırımların tartışılması, yerli üretimin gelişimi bağlamında önem taşır. Üretim alanlarının genişlemesi, burjuvazi içinde farklılaşma ve zaman zaman bölünmelere yol açmıştır. Ticarete dayalı komprador kesimlerden farklı çıkarları temsil eden ve siyasi otoriteden farklı taleplerde bulunan bir sanayi sermayesi oluşmaya başlamıştır. Bu sanayi sermayesi genellikle yabancı sermayenin himayesi altında doğmuş ve zamanla görece bir özerklik kazanmıştır. Bununla birlikte, ülkedeki ticaret sermayesi ile küçük üretim tarzı iç içe geçmiş bir yapı sergilemiş; bu durum sermaye ile ücretli emek ilişkilerinin tam anlamıyla yerleşmesine karşı bir direnç oluşturmuştur. Ayrıca doğrudan yabancı sermaye yatırımlarının çoğu, ticaret sermayesinin ihtiyaçlarına hizmet edecek şekilde şekillenmiş ve bu yatırımların bileşimi, Osmanlı ekonomisinde belirleyici unsurun ticaret olduğu gerçeğini pekiştirmiştir.
Kısacası, 19. yüzyılda Osmanlı ekonomisini kapitalist dünya ile bütünleştiren üç temel aşamanın ticaret, borçlanma ve doğrudan yabancı yatırımlar olduğu görülmektedir. Dönemin muhalif kesimine baktığımızda ise, Jön Türkler olarak bilinen hareketin devamı niteliğinde olan İttihat ve Terakki Cemiyeti öne çıkar. 19. yüzyılın başlarından itibaren Avrupa devletlerinin artan üstünlüğünü daha net kavramaya başlayan bu kadrolar, başlangıçta Batılılaşma politikalarıyla bu duruma karşı koymaya çalışmışlardır. Ancak Avrupa devletlerinin Osmanlı üzerindeki baskıcı ve müdahaleci tutumları, zamanla bu düşüncede bir kırılmaya yol açmıştır. İttihatçılar, kendilerinden önce gelen Genç Osmanlılar kuşağının devamı olarak, devleti içinde bulunduğu zor durumdan kurtarmayı ve halkı daha adil bir düzen içinde yaşatmayı amaçlamışlardır. Bu hedef doğrultusunda Kanun-i Esasi’nin yeniden yürürlüğe girmesi, onların temel siyasal taleplerinden biri olmuştur.
Başlangıçta farklı etnik ve dini unsurlar arasında eşitliği savunan Osmanlıcı bir anlayışa sahip olan İttihat ve Terakki, zamanla bu görüşten uzaklaşmıştır. Özellikle Düyun-u Umumiye gibi kurumların Osmanlı egemenliğini zedelemesi ve yabancıların ülkede ayrıcalıklı bir konuma sahip olması, bu değişimde etkili olmuştur. Osmanlı topraklarında yabancıların yerli halktan daha fazla hakka sahip olması ve devletin bu duruma karşı çaresiz kalması, İttihat ve Terakki kadroları için kabul edilemez bir tablo oluşturmuştur. Bu nedenle zamanla Türk milliyetçiliğine yönelen bir siyasal çizgi benimsenmiştir.
İttihat ve Terakki’nin bir diğer önemli hedefi de Müslüman-Türk burjuvazisi oluşturmaktı. Bu doğrultuda özellikle I. Dünya Savaşı sırasında kapitülasyonların kaldırılması yönünde adımlar atılmış ve bu alanda kısmi başarı sağlanmıştır. 1881’de Düyun-u Umumiye’nin kurulmasına kadar Osmanlı aydınları, Batı ile kurulan ekonomik ilişkilerin gerçek boyutlarını tam anlamıyla kavrayamamışlardı. Ancak bu kurumun Osmanlı maliyesine paralel bir yapı kurarak gelirleri kontrol altına alması, ekonomik bağımsızlığın nasıl kaybedildiğini açıkça göstermiştir.
Bu gelişmeler, devletin yalnızca askeri ve siyasi reformlarla kurtarılamayacağını; asıl sorunun ekonomik bağımlılık olduğunu ortaya koymuştur. İttihat ve Terakki yöneticileri de bu gerçeği fark ederek politikalarını bu doğrultuda şekillendirmiştir. Nitekim I. Dünya Savaşı’nı fırsat bilerek kapitülasyonların tek taraflı kaldırıldığını ilan etmeleri, bu anlayışın somut bir yansımasıdır. Bu girişim, aynı zamanda milli ekonomi kurma çabasının da bir parçasıydı.
Ancak savaşın Osmanlı aleyhine sonuçlanması, hem imparatorluğun sonunu getirmiş hem de İttihat ve Terakki’nin ekonomik bağımsızlık yönündeki çabalarını yarıda bırakmıştır. Buna rağmen, bu düşünce tamamen ortadan kalkmamış; Cumhuriyet döneminde, özellikle 1930’lardan itibaren Mustafa Kemal Atatürk’ün öncülüğünde yeniden canlandırılarak farklı bir zeminde hayata geçirilmeye çalışılmıştır. Bu tarihsel miras, aslında yalnızca bir dönemin kapanışı değil, aynı zamanda yeni bir arayışın başlangıcı olarak da okunmalıdır.
Sonuç olarak, bir imparatorluğu sona erdiren şey sistem miydi; yoksa imparatorluğun kendisi mi bu sisteme uyum sağlayamayarak kendi sonunu hazırladı? Bu kırılmanın sebebi yönetim miydi, yoksa değişime direnen köklü alışkanlıklar mıydı? Sorun, o düzenin içindeki insanlarda mıydı, yoksa emeğin kendisi mi bu yeni sistemi reddediyordu? Emek mi kurbandı; yoksa kurban olan şey, emeğin sırtına yüklenen ağır düzen miydi? Güç dengeleri mi sarsılmıştı, yoksa zaten var olan düzen mi kendi sınırlarına dayanmıştı? Hangi soru sorulursa sorulsun, hangi söz parçalanırsa parçalansın değişmeyen gerçek şuydu: Bazen bir sistem kendi imparatorluğunu kurar ve geriye kalan tüm insanlar o düzenin farkında olmadan bir parçası hâline gelerek sessizce varlığını sürdürür.